AYSEL GÜREL'DEN SELAM SÖYLE KANDİNSKY'YE
Ankara'nın o hafif bahar soğuğunda servis bekliyorum. Ortaokul yılları. Kulağımda zamanın müzik dinleme aleti Walkman'den gelen sesler. Livaneli'nin yeni çıkan ''Gökyüzü Herkesindir'' kaseti çalıyor. 1987 yılı imiş demek ki. İlk kez dinlediğim şarkılar geliyor sırayla. ''Böyledir Bizim Sevdamız'', ''Kan Çiçekleri'' derken ''Sürgün'' şarkısı. Ancak bir gariplik var. Normalde şarkılarını Livaneli kendisi söyler. Ama bu şarkıya Sezen Aksu başlıyor.
''Gökyüzünde, yeryüzünde,
Gündoğdu mu her gün ilk gün.
Her gün aydınlıktır,
Yoksa ümit her yer loş karanlıktır.''
Sözlerin etkisiyle göğe dalıyor gözlerim. Şarkı bitiyor, servis geliyor. Peki kim
yazmış bunu, neler anlatıyor?
O tarihlerde kasetlerin
sadece kapak kağıtları olurdu ve şarkıların detayları yazmazdı buralarda. Sadece isimleri ve kaseti yayınlayan şirkete ait bilgiler. Bestesi Zülfü Livaneli'ye
ait olan bu şarkının sözlerini Aysel Gürel'in yazdığını yıllar sonra
öğrenebilecektim. Peki kimdi bu şarkının sonunda ''Tek başına yalnızlık bir yankıdır''
diyen kadın?
Babası memurdur, hakimlik
yapmaktadır. Tayin nedeniyle Anadolu'da bir çok şehri dolaşırlar. Aysel de 1929'da Denizli'de doğar. İlk ve ortaokul yılları ise Trabzon'da geçer. Hırçındır
Karadeniz'in dalgaları. Erkeklere deniz gündüz vakti serbest iken genç kızlar mahalle baskısından denize geceleri girmek durumunda kalır. Onun asiliği ya da farklılığı daha o zamanlarda belli olur. Denize gündüz vakti mayo ile
girer. Ona eşlik edemeyen arkadaşlarının gece karanlığında denizde ağırlaşan elbiselerinden kesilen nefeslerine ait bedenlerini, ertesi günler camilerin musalla taşlarında izler. Nice arkadaşı gece boğulur, sonra defin için soyulur! El alem ne der baskısı nice canlara mal olur. Gecenin o hırçın dalgaları öğle namazlarından sonra sanki musalla taşlarını aşarak Aysel'in ciğerlerine vurur!
İçindeki sanat ve kelimelere ait tutku ilkokulda eve alınan bir kuzuya yazdığı şiir ile kendini gösterecektir. Ona Mido ismini koyar, yani Mi ve Do sesleri. Ama bir kurban bayramında kuzunun sesi kesilince, henüz o çocuk yaşında ilk şiirini daha doğrusu ağıtını yakar kuzusunun ardından.
Sanat
dünyasına ilk adımını ise henüz 15 yaşındayken Trabzon Halk Evi'nde atar. Daha
sonra kendisiyle yapılacak olan bir röportajda şunları
söyler:
''İlk kez Romeo ve
Jüliet’te Jüliet’i oynadım. On beş yaşındaydım. Trabzon Halk Evi’nde muazzam
etkinlikler olurdu. Orta sondaydım, devlet tiyatrosu oyuncusu Talat Gözbak
askerliğini yapmak üzere oraya gelmişti. Ağzında piposu, şalı, yakalı yeşil
kıyafeti, başında fötr şapkasıyla çok şık bir adamdı. Halk evinin kapısına
“Oyun oynayacak kız aranıyor” diye ilan astılar. Hemen koştum. Talat Bey bana
baktı, çok sıskasın dedi. Ama başka müracaat eden olmadığı için ben oynamak
zorunda kaldım. Trabzon’daki bir kiliseden sinema yapılmıştı, orada sahne
aldık. Civardaki bütün valiler, Erzurum, Giresun valisi, hepsi geldiler. Sonraki gün yerel gazetelerde “memleketimizin medarı iftiharı bir genç kız neşet etti”
diye yazıldı. Babam da “Kimmiş bu çocuk, aferin” dedi.
Lise'de İstanbul'dadır.
Erenköy Kız Lisesini bitirir. Herkes babasının yolundan gitmesini bekler ama o
İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi'ni tercih eder. Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar ve Ahmet Hamdi Tanpınar'dan
dersler alma imkanına da sahip olur. Sonraki yıllarda verdiği röportajlarda bu kişilerden ders alması nedeniyle ne kadar şanslı olduğunu söyler. Tanpınar'ın ''Su,
mermer, yeşil ve ölümsüz ilkbahar'' gibi tanımlamaları onu da etkiler.
Tiyatroya olan sevgisi ve yeteneği ile Küçük Sahne Tiyatrosuna katılır ve Anadolu'nun dört bir yanında turnelere gider. Oralarda görür çocuk yaşta gelin olan kızları, dayaktan usanan kadınları. İçinde anlamadıklarına ve inanmadıklarına başkaldırı ruhu oralarda daha da pekişir.
Bir yandan da şiirler yazar durmadan. Çantasında küçük bir defteri vardır. O defter ve kalemleri ölene kadar da yanından ayrılmayacaktır zaten. Bir gün tiyatrodan da arkadaşı olan Baha Boduroğlu çantasından düşen defteri görür. Şiirler vardır içinde. ''Bunlar ne Aysel ?'' diye sorar. ''Kendimce karalıyorum işte bir şeyler'' der. Arkadaşı ''Ver bana bunları besteleyeyim'' der. Tamam cevabını alınca da Aysel'in ilk söz yazarlığı serüveni başlamış olur. ''Deli Balım'' şarkısı (1973) böyle doğar. Ama asıl bilinirliği o halen de dinlediğimiz ''Ateş Böceğim misin'' şarkısı ile olur.
Türk Pop Müziğindeki
dönüşümlerin başlangıcında da o vardır aslında.
Bir dönem Atila
Özdemiroğlu ile beraber yaşayan Müjde Ar eve geldiğinde Özdemiroğlu'nun kemanda
bir şeyler çaldığını duyar, çok beğenir. Sadece giriş kısmı vardır melodinin o
an. Müjde bunu bir şarkı haline getirmesini tavsiye eder. Özdemiroğlu
da tartışılmaz yeteneği ile besteyi tamamlar ve hem söz yazması hem de seslendirmesi için Sezen Aksu'ya götürür. Sezen üzerine sözleri yazar. Özdemiroğlu
dinler ama şarkı ile sözlerin uyumu tam olarak içine sinmez.
Sonrasında Aysel Gürel'e giderler. Aysel ile Sezen otururlar ve
Sezen'in kariyerinde ayrı bir yere sahip olacak şarkıya o sözleri yazarak tamamlarlar.
Kıskanır rengini baharda yeşiller,
Sevda büyüsü gibisin sen Firuze.
Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu,
Üzüm buğusu gibisin sen Firuze.
Konuya hakim olanlar, Türk müziğindeki
dönüşümde bu şarkıyı da anarlar. Şarkıdaki
tınıların biraz da arabesk içerdiğini ve çok popüler olmasına karşın gerçek Türk Pop Müziği kategorisinde yer alamayacağını dile getirenler olacaktır. Sezen Aksu
ise bu parçada yer alan tınıların Anadolu'da bir dönem yaşamış ve müzikleri ile
bir miras da bırakmış olan Frig Melodisine ait olduğunu belirtecektir.
Aysel Gürel için bu
eleştiriler zaten önemli de değildir. O şarkılarını, sözlerini yazmaya devam
eder. 80'lerde bir çok şarkıya imza attıktan sonra 90'lara gelindiğinde değişen
dünya ve Türk müziğini yakalayan yine o olacaktır.
Bir gün Garo Mafyan'a
bestelemesi için bazı sözler gönderir. Garo Mafyan önce bunun bir karışıklık olduğunu düşünür ve Aysel'i arar. ''Bana bazı sözler geldi ama bunlar
garip şeyler, bunların şarkı sözleri olduğuna emin misin'' der. Aysel ''Oku bakiim
neymiş'' der. Garo Mafyan ''Aboneyim abone, ballı lokma tatlısı, biletleri
cebimde gibi garip şeyler var, karışıklık olmasın ne bunlar'' der.
Aysel'in tepkisi ise ''Evet doğru, sen bırak şimdi onu bunu, bu sözlere yaz şarkıyı, sonunda
göreceksin bak neler olacak der''.
Garo Mafyan'ın
bestelediği şarkı aslen müzik yeteneği de tartışmalı olan Yonca Evcimik
tarafından seslendirilmesine karşın tüm ülkede nerede ise yer yerinden oynar. Kaset satış rekorları kırarken 90'lar da yaşanan Pop Müzik patlamasının da
miladı kabul edilir. Daha sonra zaten 90'lı yıllar onun sözlerini yazdığı
şarkıların yılları olacaktır. Nilüfer'in ''Yeniden Sev'', Asya ''Vurulmuşum
Sana'', Sertap Erener ''Ateşle Barut'' , MFÖ ''Vurgun Yedim'' Pınar Aylin ''Çöl
Fırtınası'', Tayfun ''Hadi Yine İyisin'' , Zerrin Özer ''Dünya Tatlısı'' gibi
daha nice şarkının sözleri onun kaleminden çıkmıştır. Bir çok kişi gibi benim içinde Ağır Roman filminin müziği olan ''Bir Vurgun Bu Sevda'' isimli şarkının yeri ise başkadır. Bugün müzisyenlerin haklarını savunan dernek olan Mesam'ın sayfasına girip Aysel
Gürel'in katkıda bulunduğu eser sayısını arattığınız da karşınıza ''1376 adet eser'' çıkar. Bunu geçen Türk Müziğinde başka bir örnek var mı bilemiyorum!
O sadece sözler
dünyasında hülyaya dalmaz. Hayatı yaşarken de farklı bakar. Bir keresinde 90'lar da popüler olan Cem
Özer'in ''Laf Lafı Açıyor'' programına telefon ile bağlandığını hatırlıyorum. Cem'e olan beğenisini anlatıyordu. Derken bir ara Cem'in güldüğü zaman sağ üst azı dişlerinden
birisinin bıraktığı boşluğu ne kadar sevdiğini söylemişti. Program
izleyicilerinin ve belki de Cem Özer'in kendisinin bile daha önce hiç dikkat
etmediği güzelleşen bir yokluk hali idi onun işaret ettiği!
Onu anlatanlar ya da
yazanlar kişiliğinin ve hayata bakışının çok farklı olduğunu dile getirirler.
Ama onlar bile bazen bir yere kadar bahsederler farklılıklarından. Mesela 90'lar
ortasında Serdar Ortaç'a aşık olduğunu belirtir kendisi. Nerede ise her gün onun sahne
aldığı mekana giderek dinler. Yanındakilere Ortaç'ın boynuna, kaşına duyduğu hayranlığı dile getirir. Onu anlatanlar nedense bu anları anlatmaz. O kadarı sanki fazla gelir ya da
Aysel Gürel'in kıymetini azaltacak gibi düşünürler belki de dile getirmelerinin.
Oysa güzellik onun içindedir. Nereye bakarsa orayı güzelleştirir. Bazen
gözlerde su yeşilini görür, bazen en zor anında yüreğine seslenir
hayata yeniden vurması için.
Onu izlerken,
şarkılarını dinleyip, yazdığı şiirleri okurken bunların onu tanımlamak için çoğunlukla kullanılan ''çılgın bir kişi'' olduğu ifadesi ile geçiştirilemeyeceğini
düşünürdüm. Ama neydi onu farklı kılan, beyni ve hisleri nasıl çalışıyordu tüm
bunları yaşar ve yaratırken? Bu yazının da amacı zaten onun tüm hayatını anlatmaktan ziyade varlığına inandığım bu farklılığa ulaşma çabası idi.
İnsanın arayışına Evren
sanki yardım ediyor. Bir gün karşıma ''Evrim Ağacı'' kanalını seyrederken nörolojik
bir terim çıktı. Sinestezi.
Kelime Yunancada ''syn'' (birlikte) ve “aesthesis” (algılamak) ifadelerinden türetilmiş olup ''birleşik duyular'' ya da ''duyusal sentez'' anlamına gelmektedir. Hani bir hastanın o ameliyat hali öncesi durumu olarak Anestezinin yani ''duyu
yoksunluğunun'' tam tersi bir durum.
Beyinlerinde sinestetik
bir durum olan kişiler görsellerden tat alma duyularına, seslerden renkler ve
cisimler oluşturmaya ya da dokunduklarından beyindeki daha farklı duyu
merkezlerine bildirim gidebilir.
Ama bu durum zihinde nasıl gelişir ?
Nörolojiye göre aslında bebeklerin doğumdan sonra duyular ile beyindeki tüm duyu merkezlerine iletim nöronları halen etkileşim halindedir. Yani aslında bir çocuk mesela anne sütü içerken beyindeki duyma bölgesine ya da dokunduğunda görme bölgesine iletim gidebilir. Ancak bu durum ilerleyen zamanda nörolojik bir budamaya tabii olur ve hangi duyu beyinde nerede merkezi var ise sadece bu noktalar arasındaki nöron bağlantıları korunur ve diğerleri yok olur. Ama kimi insanlarda bu bağlantılar halen kalır ve hayatları boyunca da bu duyu bileşimlerine şahit olurlar. Yapılan araştırmalar bu durumu yaşayan kişilerin toplum içerisinde % 4 civarı olduğunu ortaya koyar. Şu ana kadar tespit edilen 60 çeşit sinestezi vardır ve bu konuda araştırmalar halen de devam eder. Bu çeşit sayısının artması toplumda ki sinestet oranının da artmasını doğuracaktır muhtemelen.
Mesela ''Grafem Renk Sinesteti'' olan kişiler sayıları farklı renkler ile görürler. Bu özelliği olmayan kişiler soldaki resimde ne kadar 2 sayısının olduğunu bulmak için uzun süre dikkatlice bakması ve sayması gerekirken, ''Grafem Renk Sinesteti'' olan kişiler sağdaki gibi sayıları farklı renkte görerek 2 sayısını görselde kaç kez tekrarlandığını hemen bulur.
Aslında bu algı birleşimi insanların genelinde de varlığını bir şekilde kısmi de olsa sürdürmektedir. Buna yönelik ilk araştırma 1925 yılında Alman Psikolog Wolfgang Kohler tarafından yapılmıştır. Kohler seslerin şekiller ile bağlantılı olarak isimlendirildiğine ilişkin bir deney yapar. Buna göre biri yuvarlak hatlı diğeri ise keskin köşeli iki resim kullanır. Deney olarak ise Kanarya Adalarında ki yerlilere ulaşarak Batı Dillerinden tamamen bağımsız olarak gördüğü bu dil yapısını kullanan insanların bu şekilleri nasıl seslendirdiğini inceler. Onlara bu resimlerden hangisinin tamamen kendi uydurduğu kelimeler olan ''Maluma'' hangisinin ''Takete'' olduğunu sorar. Yerlilerin % 95 i yuvarlak hatlı olanların Maluma olduğunu söylemektedir.
Ancak Kohler'in bu
deneyi uzun yıllar gölgede kalır. Ta ki 2001 yılında California Universitesi'nde
görevli Vilayanur S. Ramachandran ile Edward Hubbard yuvarlak ve
kenarı sivri şekiller göstererek yine kendi uydurdukları kelimelerden hangisinin ''Bouba'' hangisinin ise ''Kiki'' olduğunu sorana dek. Cevaplarda denekler yine % 95 oranında soldaki şekle Kiki ve
sağdakine ise Bouba adını verirler.
Sinestetik beyin yapıları
Richard Feynman gibi fizik formüllerini bir renk cümbüşü olarak gören kimi bilim
adamlarında da görülmesine karşın en çok sanatsal aktiviteler ile uğraşanlar
arasında olduğu görüşü hakimdir. Bu kişiler arasında en ünlüsü ve en sıra dışı
hikayeye sahip olan kişi ise Kandinsky'dir.
1866 yılında Rusya'da
doğan Vasily Kandinsky, üniversitede Hukuk eğitimi aldığı sırada bir gün Richard
Wagner'in Lohengrin Operasını izlerken kendi anlatımına göre birden
zihninde şekiller ve renkler uçuşmaya başlar. Operadan çıktıktan sonra yaptığı
ilk şey bu gördüklerini tuvale dökmek ve sonrasında da hukuk eğitimini bırakarak
resme yönelmektir. 1911 yılında yayımlanan "Sanatta Ruhsallık
Üzerine" adlı kitabında bu anı kendi ifadeleri ile şöyle anlatır.
"Kemanlar, basların derin tonları ve özellikle o zamanki üflemeli çalgılar, benim için o gece öncesi saatin tüm gücünü somutlaştırıyordu. Zihnimde tüm renkleri gördüm; gözlerimin önünde belirdiler."
Müziğin tınılarını çizdiği resimlerde göstermeye çalışır. Şekiller ve renkler ona göre seslerin görsel yanlarıdır.
İnsanın beyin yapılanması esnasında bu durumun neden olduğu tam olarak anlaşılamasa da özellikle sanat dünyası üzerinde sinestezinin ne derece olduğuna yönelik yurtdışında bir çok araştırma vardır.
Bizde ise bu araştırma alanı biraz zayıf kalır. Ulaşabildiğim tek çalışma Tevfik Fikret şiirlerindeki sinestetik yönler üzerine Gülsün Nakıboğlu'nun yaptığı çalışmadır. (Bir Edebi Sinestet olarak Tevfik Fikret- Gülsün Nakıboğlu).
Oysa şiirler, şarkılar, türküler ile kendine has bir kültür yaratmış olan bu topraklardan sadece bir kişinin bu beyin yapısında olduğu düşünülemez elbette. Ancak sanatı izleyenlerin yapması gereken çalışmalar, muhtemelen bizde genel bir sorun olarak yer alan, konulara bütüncül ve farklı yönlerden de bakma alışkanlığındaki zayıflık nedeni ile disiplinler arası çözümlemeler de yapılamaz. Bu durum elbette bu kişilerin özel bir eğitim alması gereksinimine de cevap veremez. Ve aslında kim bilir bizde nice yaratıcı zihin kendi yolunu bulması için hayatın akışına öylece bırakılır gider.
Yurtdışında ise yapılan
araştırmaların ötesinde artık sanatçılar yaptıkları çağdaş sanat eserleri içerisinde izleyiciye bu
sinestetik etkileri yaşatmayı amaçlayan çalışmalar üretmektedir.
Biz ozanımız Aysel Gürel'e dönecek olursak, 2007 yılında kansere yakalanır. Keder ve üzüntü enerjisinin etkin
olduğu söylenen akciğerde meydana çıkar bu hastalık. Ünzilelerin, Firuzelerin, son bakışını anlattığı Erdal Erenlerin hikayesini yazan kadının hayatta şahit olduğu ve ona keder veren her şeyi
içinden dökmek için yeterli olmamıştır yazdığı o binlerce şiir demek ki. Hastaneye yatırılır, durum hızla ilerler. Bir gün doktoru kızı Müjde Ar'a o zor
haberi verir. Artık bu hayatta nefes alacak sadece 48 saati kalmıştır. İyice
biten vücudunu daha da yormamak adına kimseyi yanına almak istemez kızı. Sadece son bir şarkıyı Aysel ile beraber yapan arkadaşlarını alırlar şarkının da son halini de
dinlemesi için yanına. Arkadaşları şarkıyı söylemeye başlar, derken
Aysel o koma halinde iken ayak parmaklarını oynatarak şarkıya tempo tutar. Müjde
annesine bakar ve içinden ''İşte Aysel bu''der.
17 Şubat 2008 tarihinde vefat eder Aysel. Müjde bir daha giremez annesinin evine. Diğer kardeşi Mehtap evdeki eşyaları toplar. İçeriden kimsenin görmediği binlerce defter, kağıt parçası, yazılan bir dünya şiir çıkar. Hepsini toplarlar bir sandığa koyarlar ve evi boşaltırlar.
Ev kiraya verilir. Yeni
kiracı gelir eve yerleşir. Bir gün duvar kenarında bir yerlere sıkıştırılmış
bir kağıt parçası bulur. Kağıdı açar bakar, bir şiirdir bu. Hemen Müjde Ar'ı arar
ve haber verir Aysel'den kalan bu son satırları. Bir taraftan da bu kişi
aslında Tarkan'ın da arkadaşıdır. Aynı satırlardan Ona da bahsedince sözleri
dinleyen Tarkan bunu bestelemeye karar verir. Müjde Ar'ı arar. Durumu
anlatarak bestelemek için izin ister. Cevap evettir.
Tarkan şarkıyı yapar ve
2010 da yaptığı albüme bu şarkıyı da koyar.
Şarkı çok beğenilir.
Hatta 2011'de yapılan Kral Müzik Ödüllerinde şarkının sözleri ''En İyi Şarkı
Sözü'' seçilir. Ödülü almak için Müjde Ar o gün sahneye annesinin kıyafet tarzı
ile geldiğinde, Aysel'in de son şarkısı çalar arka fonda. ''Sevdanın Son
Vuruşu''
Yüreğimden zincirler kırılıyor, duydun mu?
Nefes nefes bu gece sevdanın son vuruşu.
Sen hiç böyle sevdin mi, sen hiç böyle oldun mu ?
Baş eğdim yine aşka ama bu son saygı duruşu.
Seni karanlıklara bırakmak istemezdim,
Anılarımı solmuş çiçekle süslemezdim,
Ardından acıtacak bir tek söz söylemezdim,
Ben hiç hak etmedim ki böyle unutuluşu!
Hak etmezler elbette böyle kişiler bu unutuluşları.
Belki de bizler o
kişilerin hayranı olmayı yeterince hak etmiyoruzdur kim bilir?
Aysel Gürel'in ilginç yaşam öyküsünü adeta bir solukta okumamıza olanak sağlayan müthiş bir yazı olmuş. Baştan sona kurgusuyla, diliyle bazan güldüğümüz bazan hüzünlendiğimiz, benim için duygusallığın ağır bastığı müthiş bir hikaye... Aysel Gürel keşke hayattayken psikolojinin de, nöroloji nin de ilgi alanına girebilseydi... Büyük bir emek ve araştırmayla hazırlanmış yazı için sevgili Bekir Ağırsoy'u kutluyorum...
YanıtlaSilÇok derin bir yazı olmuş. Tekrar okumalı. Öyle müthiş yazmak için biraz çılgın olmak lazım herhalde... Ve Sinestet!
YanıtlaSil