1999 IMF PROGRAMI ve 2000-2001 KRİZİNİN ANATOMİSİ
1998 yılı yazında
askerden dönmüştüm. Bir meslek seçimi yapmam gerekti ve bir çok arkadaşım gibi
bankacılığa yönelmeyi düşündüm. Sektörü en iyi öğrenme yerinin bankaların
teftiş kurulları olduğu söylenirdi. Ben de güz döneminde başlayan bu sınavlara
girdim. Bir çoğunu kazanmama karşın, yine sektörde olan arkadaşlarımın tavsiyesi
ile faaliyet alanı sadece finansal piyasalar olan Demirbank'ı tercih
ettim.
Çalışmaya başlayınca iyi bir tercih yaptığımı da düşünmeye başladım. Banka hem sıralamalarda yükseliyor hem de sektörde öncü olacak işlere imza atıyordu. 2000 yılını 1. Levent'te yapılan ve mimari yönü ile ödül alan bina da karşılamıştık. Ancak yazıda bahsi geçen kriz döneminde Bankaya yapılacak saldırının farklı bir amaç ve yöntemi 2003 yılında buraya gerçekleştirilecek ve bir terör eylemi ile vurulacak olan binayı terk etmek durumunda kalacaktık.
Oysa 1999'da her şey
çok iyi görünüyordu. Yapılan seçimler sonucunda Avrupa Birliği hedefinde olan
ve ekonomik olarak da bütçe ve enflasyon konusunda tedbirler alacağı anlaşılan
bir hükümet oluşmuştu. İş, ekonomi, siyaset ve genel olarak herkes mutlu idi. Bu mutluluk Mayıs 2000'de, bir Türk takımı olarak ilk kez
Avrupa'da kupa kazanan Galatasaray'ın zaferiyle nerede ise zirve
yapmıştı. Ülkece Avrupa hayalimize en azından futbolda olsa da kavuşmuş
gibi idik.
Aralık 1999'da ise Hükümet Batının standartlarını ekonomi alanında da gerçekleştirebilmek adına
IMF ile beraber bir programa imza atmıştı. Toplamda 3 yıllık bir süreyi
kapsayacak olan program 2000 yılının başından 2002 yılı sonuna kadar sürecekti. Özellikle 1970'lerden
beri devam eden enflasyon konusunda ciddi hedeflerin yer aldığı programa göre
enflasyon 3 yılın sonunda tek haneli rakamlara indirilecekti.
Her ne kadar varılan bu
anlaşma ve hedeflere toplum ve kanaat önderlerinin çoğunluğu
büyük bir coşku ile desteklerini sunsa da, sesleri cılız bir şekilde çıkan ve
programa yönelik kuşkularını dile getirenler de vardı.
Hem lisans eğitimini
iktisat alanında yapmış hem de üniversite ve sonrasında bu konuları okumaya çalışmış birisi olarak şunu söyleyebilirim. Türkiye'de
yaşanılan krizlerin ana nedeni döviz açığıdır. Yani ülkenin harcamış olduğu
kadar döviz miktarını kazanamaması, ekonomide farklı yerlerden ortaya
çıkan sorunların ardındaki asıl nedendir. Bunun çözümü ise yapısal reformlar denilen ancak çeşitli sebeplerden bir türlü uygulamaya geçilemeyen alanlardır.
1999'da ki programda da aslen enflasyon ve faizin düşürülmesi hedeflense de programın en kritik noktalarından birisi döviz kurları ile ilgili olan kısımdı.
Plana göre TCMB döviz kurlarını 2000 yılının başından 1 Temmuz 2001 tarihine
kadar ilan ettiği rakamlarda tutacak (ing: Crawling Peg) ve döviz almak isteyene de yine bu
kurlardan satış gerçekleştirecekti. Bu tarihten sonra ise 31 Aralık 2002
tarihine kadar bir bant aralığı belirlenerek enflasyon ile mücadelede ana
unsur olarak görülen döviz kurlarının belli bir seviyede tutulması
hedeflenmekteydi. Aslında yöntem 2026 yılı itibari ile bugün de benzeri kullanılan bir uygulama idi.
Bu amaçla 2000 yılında
kurların en fazla %20 değer kaybetmesine imkan tanınarak enflasyonun da %25
seviyesinde kalması sağlanmaya çalışılacaktı. TCMB ve IMF'in de kendince bunu sağlamak
konusunda araçları hazırdı. Kısaca ''Net İç Varlıklar (NIV)'' olarak
adlandırılan ve piyasada var olan para miktarını tarif eden rakamın
belli bir seviyede sınırlandırılarak, dolaşımda ki Türk Lirasının kısıtlanması hedeflenmekte idi. Kural basitti. Para olmaz ise enflasyon da olmaz. Programa göre bunun yegane istisnası yurtdışından gelecek
dövizin Merkez Bankasına satılması ile oluşacak ve böylece piyasada her zaman
döviz olarak da karşılığı olan bir TL'nin bulunması sağlanacaktı.
Kağıt üstünde gayet akılcı görünmekteydi program. Ancak daha ilk aydan Hazine Borçlanma maliyetinin 1999 daki % 106 ortalamadan, Ocak 2000 de % 36'ya düşmesi ve bunun da bireysel kredi faizlerine yansıyarak tüketimi körüklemesi Merkez Bankasının enflasyon ile mücadelesinde engeller yaratacağı daha en başından görünüyordu. Öyle ki benim çalıştığım banka da dahil olmak üzere şubelerde her gün 40 kadar araç kredisi verilir olmuştu. Büyüyen tüketim çılgınlığının önü alınmaz ise sadece enflasyonda değil, cari açıkta ve dolayısı ile döviz rezervinde de sorunlar yaratacağı aşikardı.
Bu durumları gören ve medyada yazıları yayınlanan Osman Ulagay ve Güngör Uras gibi kimi iktisatçılar programa şüphe ile yaklaştıklarını belirten yazılar yayınlıyordu. Hatta bir dönem Hazine Müsteşarlığı da yapmış olan Mahfi Eğilmez, programa ilişkin kamu önünde olumsuz bir eleştiri yapmasa da, belli yapısal reformlar yapılmadan önce bu kadar iddialı bir programa girişmenin sakıncalarını dönemin TCMB Başkanı Gazi Erçel'e aktardığını yaşanan krizler sonrasında açıklamıştı. Bu eleştiri ve endişeler sadece sözel ya da kısa gazete yazıları ile olmamış, Saruhan Özel gibi yine bankacılık sektöründe görev yapan bir iktisatçının 2000 yılında yayınladığı ''Türkiye'de Enflasyon, Develüasyon ve Faiz'' kitabının satır aralarında da yer almıştı.
Bir yazısında Osman Ulagay programa ilişkin şüphelerine yönelik şu satırları kaleme alır.
Oysa programda bariz görünen
bazı hassas alanlar vardı. Örneğin bunlardan birisi IMF'e sunulan Niyet
Mektubunun 48. bölümünde yer alan ''Özelleştirmelere'' ilişkindi. Bu maddenin
giriş bölümü aynen şu şekildeydi. ''Faiz oranlarının düşmesi ve ekonomik
etkinliğin artması için özelleştirme gelirlerinin artırılması şarttır.''
Gayet masum ve bir
çırpıda dile getirilen bu görüşün devamında ise başta Türk Telekom gibi
KİT'lerin özelleştirilmesinden elde edilecek gelirin 2000 yılı sonuna kadar USD
7.6 mia seviyesinde olmasının hedeflendiği belirtilmekteydi. O dönem Merkez Bankası rezervlerinin USD 20 mia seviyesinde olduğu düşünülürse, aslen kırılgan bir
yapıya sahip 3'lü koalisyon hükümeti ve özellikle daha önce nerede ise hiç
hükümet tecrübesi olmayan milliyetçi bir partinin iktidar ortağı olduğu bir zaman için çok iddialı bir beklentiydi bu.
Zaman geçer işler değişir.
Başlarda her şey güzel görünse
de 2000 yılının 2. yarısından itibaren ekonomik ve siyasi havada hafiften
bulutlanmalar başlar. Henüz Mayıs 2000'de Cumhurbaşkanı olan Sezer ile mevcut Hükümet üyeleri arasında uygulamaya konulacak kanun ve diğer konulara ilişkin
görüş ayrılıklarının bulunduğu kamuoyuna yansır. İddialı bir ekonomik program
için vazgeçilmez bir gereksinim olan siyasi istikrarda sorunlar olma ihtimali
piyasalarda huzursuzluk yaratır.
Beraber şube denetiminde olduğumuz ve bilgisayarında da bu uygulama olan ekip arkadaşım birden seslendi ''Halit bey tutuklanmış, şimdi yazdı''. Halit bey dediği kişi çalıştığımız Banka olan Demirbank'ın sahibi idi. İkimizde şok halinde kaldık. Tabii hemen neler olduğunu genel müdürlükte görev yapan arkadaşlarımızdan öğrenmeye çalıştık. Ama böyle bir durum yoktu. Dahası o haber, bir süre sonra portaldan da geri çekilmişti. Devamında kimse neler olduğunu anlama ve aydınlığa kavuşturmaya da çalışmadı.
22 Kasım tarihine gelindiğinde ise bu sefer Bankaya karşı gerçek bir atak yapıldı. Önemli bir borç ödemesinin olduğu gün piyasada bu tutarda da para olmasına rağmen, söylentilere göre az evvel ismi anılan haber portalının da bünyesinde yer aldığı banka ve Türkiye'nin bir başka büyük özel bankası kendilerinde olan bu rakamı piyasaya vermemiş ve Merkez Bankasında ''sıfır faiz'' ile tutmayı tercih etmişti. Tabii yaşanılan bu para darlığı nedeni ile faizler inmiş olduğu % 20'ler seviyesinden, önce 200'ler sonrada daha yüksek rakamlara ulaştı. Merkez Bankası yaşanan para sıkıntısını çözmek için piyasaya başlarda likidite verse de (ki asli görevlerinden birisi budur zaten) daha sonra IMF ile yapılan ve yukarıda bahsi geçen NIV kuralı gereği para miktarını kısıtlı tutma uygulamasına giderek kısa zamanda ve kolayca halledilebilecek bir finansal sorunu derin bir kriz haline getirmekten kaçınmadı. Piyasadan o günlerde USD 3 mia para çıkışı yaşanırken faizler de % 1000 leri aşmıştı. Derken 6 Aralık'da TMSF Demirbank'a el koyma kararı aldı. Aslen portföyünde olan devlet tahvilini kısa vadeli fonlar ile finanse edebileceğini düşünen Banka, piyasada yaşanılan bu çalkantı sonucunda gerekli likiditeyi sağlayamayınca devlet tarafından geçici fon verilmesi yerine yine devlet tarafından el konularak ihtiyacı olan nakit yine bir şekilde giderilmiş oldu.
Piyasada yaşanılan olaylar sonrası Demirbank'ın durumu biz çalışanlar da büyük bir hayal
kırıklığı yarattı. Hatta daha önceki fona devirlerde yaşanmayan şekilde personel Banka önünde kararı protesto etti. Ancak bunun yanında Banka Yönetimi ve sahibinin hafif deyimler ile
yanlış kararları olduğunu düşünenler de vardı. Bunlardan birisi olan Meral Tamer
köşesinde ekteki yazıyı paylaşırken satır aralarında Hükümetin koymuş olduğu ekonomik programa inanmayı ve buna yönelik kararlar
almanın aslen akıldışı olduğunu yazıyordu. Ama her nedense uygulanan ekonomik programı baltalama pahasına bir bankanın fona devrine yol açanların günahlarına ise hiç değinmiyordu.
Oluşan bu ikiz krizler sonrasında ekonomi yüzde 9 oranında daralmış, ulusal gelir 51 milyar dolar azalmış, 19 banka kapanmış, 1.5 milyon kişi işsiz kalmış, yüzde 30’lara düşen enflasyon yüzde 70’i aşmış, hazinenin faiz ödemeleri yüzde 101 artmış, iç borç stoku ise 2000 yılının tam 4 katına ulaşmıştı.
Piyasanın allak bullak olduğu o günlerde yurtdışı finans ve farklı otoritelerin yönlendirmesi ile göreve başlayan Kemal Derviş kararlı yönetimi ile ekonomide sakinleşme olmuş ve devamında ki aylarda da yurtdışı kurumların yeniden oluşan güvenleri ile ekonomi yavaş yavaş rayına dönmeye başlamıştı. 2002 yılına gelindiğinde ise en azından piyasa işleyişi açısından krizin etkileri atlatılıyordu. Ancak tam da o sırada kimsenin tahmin etmediği başka bir siyasi gündem oldu. Koalisyondaki hükümette yer alan ve Başbakan yardımcısı görevini de yürüten Devlet Bahçeli 2002 Temmuz ayının başında aniden erken seçim çağrısı yaptı.
Kasım 2002'de yapılan
seçimler sonucunda oluşan tablo ilginçti. Henüz 1 yıl önce kurulmuş bir parti
tek başına yeterli çoğunluğu mecliste sağlayarak hükümeti kurma görevini
alıyor, mecliste onun dışında sadece 1 parti kalıyor ve bir önce ki dönemde
parlamentoda olan hiç bir parti barajı geçemiyordu. Bir gazetenin yayınladığı habere göre göreve başlayan 550 milletvekilinden
sadece 50 tanesi bir önceki parlamentoda farklı partilerde görev yapan
kişilerden olup, yeni dönemde meclis nerede ise tümü ile yeni isimlerden
oluşuyordu.
Aradan zaman geçtikçe
yaşanılan bu kriz ve sonrasında olanlar aklımın bir köşesinde hep yer etti.
Devamında ki yıllarda zaten Arap Baharı denilen, ancak bölgeyi bir ateş çemberine
çeviren olaylar sonrasında Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da yer alan ülke
yönetimlerinde ciddi değişiklikler oldu. Irak'ta savaş sonrası kurulan bir
mahkeme ile ülkenin yöneticisi idam edilirken, Libya'da bu infaz, isyancı grupların elinden oldu.
Ancak tüm bunların
ötesinde karşılaştığım bir başka haber kafamda yer alan soru işaretlerini daha
da derinleştirdi. 1999'da uygulamaya konulan programın IMF tarafında ki ana
sorumlusu Stanley Fischer idi. Kendisinin gerek yapılan program gerekse de oluşan
kriz anlarında ki uygulamaları eleştirilmişti. Hatta İktisatçı Mahfi Eğilmez 8
Mart 2001 yılında Radikal Gazetesi'nde ki köşe yazısının başlığına ''Fischer
Yanılgısı'' atarak bu durumu yorumlamıştı. Ancak Fischer ilerleyen yıllarda IMF Başkan Yardımcılığı görevi sonrası aynı zamanda İsrail vatandaşı olarak
2005-2013 yılları arasında İsrail Merkez Bankası Başkanı olarak görev yapmıştı.
Yani İsrail Devleti asıl sorumlusu olduğu bir program sonucu Türkiye'de
ekonomik krize neden olduğu savunulan bir kişiye Merkez Bankasını teslim
etmekten imtina etmemişti. Ya da zaten bu yüzden mi kendisi seçilmişti?
Bir gün bu sorular
kafamda dolanırken uyuya kaldım.
Rüyamda çok garip bir
ortamda idim. Geniş ve epeyce karanlık bir salonda yuvarlak bir masa etrafında
toplanmış kişiler bulunuyordu. Masayı sanki iç içe geçmiş 3 halka şeklinde saran bir
çember dizisi vardı. Ortada ki ilk çemberde yaklaşık 7-8 kişi
bulunuyordu. Belki de 9! Nerede ise masaya kadar inen bir lambadan yansıyan hafif ışık, yüzlerin gölgede kalmasını sağlarken masanın üzeri ve ilk çemberdekilerin elleri seçilebiliyordu. Bu loş ortamın sağlanmasının ana nedeni
katılımcıların tamamen konulara odaklanması ve diğer katılımcıların hareket ve
mimikleri ile ilgilerinin dağılmaması idi. Kimse konuşurken bir başkası ile göz göze gelemiyordu.
İlk çemberin hemen biraz
gerisinde yer alan 2. çemberde ise küresel sistem denen aygıtın önemli
kurumlarında bulunan kişiler yer alıyordu. Elbette ilk dikkatimi çeken finans dünyasının önde gelen isimleri idi. Ama ayrıca askeri, sağlık, enerji ve hatta
istihbarat dünyasının da etkili kişileri bu çemberde idi.
3. çemberde ise bir
öncekinde yer alan kişilerin yardımcısı pozisyonunda ki kişiler yer
alıyordu. Ve kendi yöneticileri konumundakilerin not alınması belirttiği
noktalar ile diğer görevli kişi ve kurumlar arasındaki örtülü iletişimden
sorumlu idi.
İç çemberde yer
alanlardan birisi konuştu. ''Balkanlarda ayrışma nerede ise tamamlandı, geriye
yapılacak ufak konular kaldı orada. Artık Ortadoğu'ya odaklanabiliriz. Burası
için uygulanacak işleri geçen sefer konuşmuştuk. Ama Türkiye konusu
çözümlenmedi!.''
İç çemberden bir
başkası sözü aldı. ''Aslında orada şu an farklı gelişme ve fırsatlar var.
Öncelikle milliyetçi partinin lideri öldü. Bundan sonrasında bu partinin tümü
ile siyaset sahnesinden silinmesi bekleniyor. Ama bu duruma izin vermemek
gerekir. Orayı yeniden canlandırmalıyız. Diğer taraftan uzun yıllardır emek
verilen muhafazakar grubun güçlenmesinde artık nerede ise son noktaya gelindi. Bu
çevreyi tıpkı bir plastik topu havuzun içinde dibe doğru batırır gibi yaparak
sonrasında yüzeye ciddi bir sıçrama yapmasını sağlayacak adımlar atmak lazım.
Bunun için aslında ülke yönetiminde söz sahibi olan askerler önemli işler
yapıyor. Okullara inancı gereği başı kapalı insanların alınması yasaklandı ve
bu durum toplumda derin bir tepki oluşturuyor. Bu tepkiyi kullanabiliriz.''
Bir başkası sözü aldı. ''Bir 10 yıl içinde Irak'ta planladığımız harekatta Türkiye'de askeriyede tepe yönetime gelmesi beklenen kişinin buna açıktan karşı olacağı öngörülüyor. Bu durum önlenmeli.''
2. çemberde yer alan ve
askeri konulardan sorumlu kişi yardımcısına dönerek ''Not al! Bu bahsi geçen
Türk komutan Ex statüsüne dönüştürülecek, ilgili kontaklar ile
planlamayı yapalım'' dedi.
İlk çemberde yer alanlardan bir diğeri konuştu. ''Türkiye'de halkın ülkenin kuruluşunda benimsendiği şekilde ki milliyetçilik yönüne ve ülkeye gelişim fırsatı verecek diğer değerlere olan bağlılığını sonlandırmak gerek. Bu anlamda önce yeniden milliyetçilik dalgasını sınırlı ölçüde yaratarak halkın gözünde umutsuz bir vaka olduklarını sergilemeliyiz. Değil ise milliyetçiliğin Orta Asya'da bulunan bu soya mensup kişiler ile ilişkilerini geliştirmesi bize ileride ciddi engeller oluşturabilir.''
Bir diğeri konuştu.
''Yapılacak işlem ayrılıkçıların lideri konumunda olan ve halen Suriye'de
bulunan kişinin Türklere teslim edilmesidir. Bu sağlandığında medyada yapılan
yönlendirmeler ile milliyetçi taban genişletilebilir. Ama bu hareketin
başına da bizimle uyumlu çalışacak bir kişinin geçmesi gerekir.''
2. Çemberdeki
istihbarat yetkilisi yardımcısına dönerek "Not al, ilgili ülkelerin
birimleri ile temasa geçilerek ayrılık yanlısı liderin Türk Makamlarına teslimi sağlanacak'' dedi.
İlk çemberden bir
başkası daha sözü alarak devam eder. ''Irak ya da başka yerlerde planladığımız
gibi Türkleri net bir cephe olarak karşımıza almamalıyız. Onları
istediğimiz yöne doğru gönüllüce hareket ettirmeliyiz. Bu anlamda geçmişten
beri uyguladığımız bir yöntem olarak Şok Doktirini yani ekonomik krizi kullanabiliriz. Bunun
da sorumlusu olarak eğer yine milliyetçi grup ve şu an ülkede halen güvenilir
olduğuna inanılan bir lideri sorumlu olarak göstermeyi başarır isek biraz önce
bahsettiğimiz hedeflere de ulaşırız.''
2. çemberde bu sefer
not al diyen kişiyi tanıyordum. Stanley Fischer idi bu kişi. Yanındakine: ''Not
al, Arjantin'de uyguladığımıza benzer bir program ayarlayalım. Ülkenin mevcut
ekonomi bürokrasisi birikimli ama bir şekilde ikna edeceğiz onları. Umarım
fazla direnmezler''.
İlk çemberde hepsinden
de fazla otorite sahibi olduğu hissedilen kişi noktayı koyar. ''Bu
planlamalarda son tarihi 2002 olarak belirleyin. Ara zamanda beklenilmeyen bir
durum oluşur ise yedek planlar ile asıl hedefe ilerleyecek şekilde devam
edelim''.
İlk çemberde fazla bir hareket olmazken 2 ve 3'te ise bu cümleden sonra hepsinin kafası yorumu onaylar şekilde aşağı yukarı indi.
Sonra birden uyandım.
Terlemiştim. Ne tuhaf bir rüya idi. Acaba izlediğim filmler mi yoksa okuduğum kitaplar
mı beni böyle bir hayale sürüklemişti. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen
rüyam hep aklımda kaldı.
Sonra bir gün
uluslararası alanda büyük bir skandal patladı. Epstein adı verilen bir kişinin de içinde olduğu ve özellikle bir ülke lehine çalışan büyük bir şantaj ve örtülü operasyon ağı
kurulmuş ve dünyanın önde gelen isimleri bir şekilde bu çembere
dahil olmuştu.
Derken oturduğum binada
yan daireden bir haykırış sesi geldi.
''Gooollllll''
Sanırım komşumun
tuttuğu takım gol atmıştı.
İnsanlar ayık, ancak ben
rüyadaydım!
...........................................................................................................................................
Notlar:
Not 1: Bu dönemlerde ülkede gerçekleşenlere ilişkin kısa kronoloji şöyledir.
28 Şubat 1997: MGK toplantısında Refah-Yol olarak anılan Hükümete bir uyarı niteliğinde olan kararlar alınır. Bu iktidar ortaklarının siyasi otoritesini zayıflatır.
4 Nisan 1997: Alparslan
Türkeş ölür. Liderinin ölümü sonrası herkes %7'ler seviyesinde oy
oranı olan MHP'nin artık siyasi ömrünü tamamladığını düşünür.
18 Haziran 1997: Refah-Yol
Hükümetinde Başbakanlık görevini yürüten Erbakan, bu görevi Tansu Çiller'in
devralması amacı ile istifa eder.
6 Temmuz 1997: Devlet Bahçeli
MHP'nin yeni lideri olur.
12 Temmuz 1997: Anasol D hükümeti
olarak anılan ANAP, DSP ve DYP'nin bölünmesi sonucu oluşan yeni parti DTP'nin ortaklığı ile 55. hükümet kurulur. CHP de bu koalisyona dışarıdan destek
verir.
16 Temmuz 1997: Hükümet artık kontrol edilmekten iyice uzaklaşılan enflasyon ve bütçe dengesi konusuna önlem alabilmek adına Hazine Müsteşarlığına Mahfi Eğilmez’i atar. Müsteşar Eğilmez, yoğun bir mesai ile önce TCMB ile Hazine arasında bir protokol imzalayarak siyasi iradenin isteği ile parasal genişleme yaratılmasını engellemeye çalışır.
Temmuz- Ağustos 1997 Ekonomik Gelişmeleri: Hazine
yeni yönetiminin enflasyona yönelik almak istediği tedbirlere rağmen ilgili
Devlet Bakanının yılsonunda enflasyonun % 100’e varacağını açıklaması
piyasalarda faizleri tetikler. Yapılan ihalelerde sene başında % 110’lar
seviyesinde olan borçlanma faizleri % 140’ları aşar.
Eylül- Ekim 1997 Ekonomik Gelişmeleri : Hazine
Müsteşarı Eğilmez, siyasilerin her kesime bir vaadde bulunma, ekonomi
yönetiminde uyum gerekliliği ve hükümetin de bir seçim mi yoksa geçiş hükümeti
mi olacağına karar vermesi gereğine yönelik kabineye ilk uyarılar olarak
nitelenecek açıklamalarını yapar. Aynı zamanda enflasyon konusunda 3 seçeneğin
olduğunu, ilkinin mevcut haline bırakmak, 2.sinin keskin bir şekilde ilk yıl %
40 a düşürmeye çalışmak, 3. nün ise üç yıllık bir program ile enflasyonun
kademeli düşürülmesi olduğunu ve Türkiye Ekonomisine de en uygun olanın bu son seçenek
olduğunu dile getirir. Görüşlerinde ki haklılık yaşanacak 2001 krizinde
görülecektir.
5 Kasım 1997: Kıbrıs'ta TSK'nın düzenlediği bir tatbikatta, protokol çadırı içerisinde yer alan Albay Vural Berkay denilene göre seken bir kurşun nedeniyle ölür. Olayın dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve bir sonraki Yüksek Askeri Şurada Genel Kurmaybaşkanı olması beklenen Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu'nu hedef aldığı iddia edilir. Olay kapatılır.
5 Aralık 1997: Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez önerdiği yapısal reformların yapılmaması gerekçesi ile görevinden istifa ederek ayrılır. Ülke ekonomisi zamanında alınmayan önlemlerin bedelini yukarı da anılan kriz ile ödeyecektir.
16 Ocak 1998: Laikliğe aykırı eylemleri gerekçe gösterilerek Refah Partisi kapatılır.
9 Ekim 1998: Abdullah Öcalan,
yapılan baskılar sonucu Suriye'yi terk etmek durumunda kalır.
13 Ekim 1998: Fikri Sağlar
kendisine gelen isimsiz bir paketten çıkan ses kaydında Türk Ticaret Bankası
satış ihalesine mafyanın da devreye girdiğini gösteren konuşmaları basın toplantısı
yaparak kamuoyuna duyurur.
12 Kasım 1998: Öcalan, Rusya
Hükümetinin de kendisini kabul etmemesi üzerine buradan ayrılmak durumunda
kalır.
26 Kasım 1998: Türk Ticaret
Bankası skandalına Başbakan Mesut Yılmaz ve Bakan Güneş Taner'in de adının
karışması nedeni ile hükümet istifa eder.
12 Ocak 1999: Ecevit Liderliğinde
yeni bir koalisyon hükümeti kurulur.
16 Şubat 1999: Öcalan, Kenya'nın
başkenti Nairobi de yabancı ülke istihbarat personeli tarafından Türk Askeri
yetkililerine teslim edilir. Başbakan Ecevit, Öcalan'ı Türkiye'ye neden teslim
edilmeye çalışıldığını anlayamadığını dile getirir.
18 Nisan 1999: Yapılan
seçimlerde DSP 1. Parti ve MHP'de kimsenin beklemediği bir şekilde oylarını 2
katına çıkararak 2. parti olur
29 Mayıs 1999: 57. Hükümet
Ecevit’in Başbakanlığında DSP,MHP ve ANAP'ın katılımı ile kurulur. Yeni ekonomik program ve Avrupa Birliği'ne katılım için çalışmalar başlar.
Not 2: Bu döneme ilişkin ilave okuma yapmak isteyenler ekte belirtilen kitapları okuyabilirler.
Türkiye'de Enflasyon, Devalüasyon ve Faiz , Saruhan Özel - Alkım Yayınları
Türkiye'nin Kaderini Değiştiren Kriz, Yaman Törüner, Pegasus Yayınları
Türkiye Ekonomisi, Mahfi Eğilmez - Remzi Kitabevi
Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Metin Aydoğan - Kum Saati Yayınları
Bir Ömrün Aynasında, Osman Ulagay - Doğan Kitap
Şok Doktrini, Naomi Klein - Agora Kitaplığı
Not 3: İnternette Bulunan Diğer Kaynaklar
2000'lerde Doğrularımız ve Yanlışlarımız - Kendime Yazılar, Mahfi Eğilmez
IMF Kasten Türkiye'yi Krize Soktu- Mahfi Eğilmez, Servet Yıldırım TV Program Kaydı
O günleri tekrar yaşamış, unuttuklarımı hatırlamış oldum, elinize sağlık Bekir bey
YanıtlaSilÇok güzel anlatmışsınız Bekir Bey, 2001 krizinin sadece ekonomik bir kriz olmadığını, arkasında cok daha büyük nedenler olduğunu detaylı ortaya koymuşsunuz. Bir bankacı olarak benim de o günlerin anıları gözümde canlandi
YanıtlaSilKaleminize saglik
YanıtlaSilİçerisinde bulunduğumuz yılları çok titiz bir şekilde tekrar tekrar yaşattınız emeğinize sağlık
YanıtlaSilBir döneme tanıklık ederek bizleri aydınlattınız. Teşekkür ederim Bekir Bey.
YanıtlaSilUnuttuğumuz geçmişimizi hatırlatan, yaşarken anlamadıklarımızı gözler önüne seren çok güzel bir özet olmuş . Farkındalık yarattığın için teşekkür ediyorum
YanıtlaSilTeşekkürler, kaleminize beyninize sağlık.
YanıtlaSilYıllardır enflasyon illetinin kaderimiz olduğuna inandırılmamımızın acı gerçeklerini özetlemişsiniz. İşin acı gerçeği hala inandırılmaya devam edilmesi.
Nefis bir yazı olmuş; yaşadıklarimiza bugünden ve dısaridan bakmamızı sağladin .Kalemine sağlik.
YanıtlaSilGeçmişi günümüze uyarlaman harika bir ders.teşekkürler..abdulkadir
YanıtlaSilHatırlatıcı çok güzel bir özet olmuş 🙏
YanıtlaSilDers niteliğinde olabilecek bir anlatım ve aydınlanma, teşekkür ederiz Bekir bey
YanıtlaSil